Anonim Sinema
Halk Matinesi
Sign Up!
Login
Welcome to Anonim Sinema
Sunday, September 05 2010 @ 01:06 AM CDT
Email Article To a Friend View Printable Version

Darbenin çocukları 25 yaşında

General News

Darbenin çocukları 25 yaşında

MÜJDE ARSLAN - DİHA

12 Eylül 1980 tarihinde doğmuş 25 kişi ile görüşülerek, 80 dakikalık bir belgesel film hazırlandı. Barış İçin Sinema Gönüllüleri'nin fonsuz, desteksiz ve sponsorsuz yapımını gerçekleştirdiği belgesel, Gürşat Özdamar imzası taşıyor. 12 Eylül *censored*ası bu kez arşiv görüntülerle değil, o gün doğanların dilinden anlatılıyor. Gri görüntüler ve Orgenerel Kenan Evren'in TV yayınını keserek yaptığı konuşmasıyla belleklerde yer edinen darbe, 25 kişinin bugünüyle beyazperdeye yansıyor. 'Sonikieylül' isimli belgeselde, darbenin toplumsal hayat üzerindeki etkileri konu edilmiş.

'12 Eylül bitmedi'

12 Eylül ile Türkiye'de yeni bir dönem başladığını belirten filmin yönetmeni Gürşat Özdamar, darbenin yarattığı etkilerin bugün de ortadan kalkmadığına işarete ediyor. 12 Eylül'ün sürdüğünü ve sokaklarda yansımasını bulmaya devam ettiğini dile getiren Özdamar, belgeselle bunu ortaya koymayı amaçlıyor. O dönemin tanıdık sima ve isimlerini kullanmak yerine, o kötü dönemi anlatan kötü bir belgesel yapma isteği ile yola çıkmış genç yönetmen. O gün doğanları tercih etmesinin nedenini de, '12 Eylül'ün etkilerinin sürdüğünü anlatmanın bir başka yolu, süren başka bir şeydi. O da o gün doğan insanlar olacaktı' sözleriyle açıklıyor. Özdamar'a göre o gün doğanlar olayların en canlı tanığı. 'O günü unutsak bile, o gün doğan insanlar bugün 25 yaşında' diyen Özdamar, bir belgeselin görevinin unutmaya karşı bir direnç sağlamak olduğunu hatırlatıyor.

Görüştüğü gençlerin çoğunlukla okullarını bitirmiş, askerliğini yapmış, hayata hazırlanan insanlar olduğunu dile getiren Özdamar, tüm bu iyimser tabloya rağmen çok fazla çözüm üretemediklerine dikkat çekiyor. Belgeselde bir diğer göze çarpan ise, gençlerin 12 Eylül'de yaşananlardan bile bihaber olacak kadar yalıtılmış olmaları. Bir başka çarpıcı benzerlik ise, neredeyse bütün çoğunluğunun kitap okumamaları. Özdamar, bu kişilerin ailelerinin bilinçli bir yönlendirme ve baskısı sonucu apolitikleştiğine inanıyor.

Belgeselin ilk gösterim İstanbul Makine Mühendisleri Odası'nda gerçekleşti. Önümüzdeki günlerde kültür merkezleri, sendika salonları ve derneklerde seyirciyle buluşmaya devam edecek olan belgesel, Diyarbakır, İzmir gibi illerde de gösterilecek. Özdamar Diyarbakır'da Kürtçe altyazı kullanmayı planlıyor.İSTANBUL

HABER MERKEZİ

 

http://209.85.129.132/search?q=cache:SweFHgmjWa4J:www.gundem-online.com/haber.asp%3Fhaberid%3D6747+g%C3%BCr%C5%9Fat+%C3%B6zdamar&cd=47&hl=tr&ct=clnk&gl=tr&client=firefox-a

Email Article To a Friend View Printable Version

Barış için bir film de siz çekin!

General News

Barış için bir film de siz çekin! Barış için bir film de siz çekin! 100 sinemacının 1'er dakikalık kısa filminden oluşacak 'Yüzde 100 Barış Filmi' projesi için son başvuru tarihi 15 Temmuz

26/05/2003 (298 kişi okudu)

 

ASLI ÖRNEK (Arşivi)

İSTANBUL - 'Savaşa hayır!' eylemlerinde tanışan Başak Ertür, Barış Özkaya ve Gürşat Özdamar'ın başlattığı Barış İçin Sinema Girişimi barışın filmini çekmek için kolları sıvadı. 100 sinemacının 1'er dakikalık 'barış konulu' kısa filmlerinden oluşacak 'Yüzde 100 Barış Filmi' projesine son katılım 15 Temmuz olarak belirlendi. Kurmaca, belgesel, deneysel ya da animasyon olarak hazılanacak çalışmaların, özgün olması ve başka bir yerde daha önce yayımlanmaması gerekiyor.

Ünlü yönetmenler de olacak
Barış İçin Sinema Girişimi'nden Başak Ertür, mali bir kaynaklarının olmadığını, proje kapsamında ihtiyaçlarının broşürleri oluştuğunu ve onu bir ölçüde hallettiklerini, diğer mali sıkıntının ise filmin montajı sırasında oluşacağını söylüyor. Barış konulu bir çalışmada 100 yönetmeni bir araya getirmeyi amaçladıklarını ve bu konuda uluslararası bir iletişimin de sağlanmasını istediklerinin altını çizen Ertür "Yurtdışından bağımsız sinemacılarla bağlantı kurduk. Türkiye'den de ünlü yönetmenleri projeye dahil etmek istiyoruz. Henüz isimler kesinleşmedi" diyor.
Filmin kurgusunun ve montajının tamamlanmasının ardından ortaya çıkacak 'Yüzde 100 Barış Filmi', 1 Eylül 2003 Dünya Barış Günü'nde tüm barışsever izleyenlerin beğenisine sunulacak. Herhangi bir önkoşula bakmaksızın herkese açık olacak projeye katılan 100 filmin yönetmen/yapımcılarına birer katılım belgesi verilecek. Herhangi bir para ödülünün olmadığı projeye katılan yönetmenler, 'Barış' fikrine vurgu yapılan ulusal ve uluslararası festivallerde gösterimini de kabul etmiş sayılacak. Bilgi için internet adresi: www.barisicinsinema.tr.cx

 

 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=76259

Email Article To a Friend View Printable Version

23/8/2006 - Diyalektiksinemacilar Toplanti Hakkinda

General News

Politik sinema komitesinin oluşturulması amacıyla yapılan çağrı sonucu ADA Film Kolektifi, Diyalektik Sinemacılar, Muğla Duvar Sahnesi ve Üçüncü Sinemacılar ve Gürşat Özdamar'ın katılımıyla 13 Ağustos Pazar günü Sine-sen'de bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantı öncesi Sine-sen Genel Sekreteri Ahmet Keskin Sine-sen'in önümüzdeki süreç içinde yapacağı çalışmalar hakkında katılımcılara bilgi verdi. Sine-sen'in önümüzdeki süreçle ilgili programında örgütlenme, sinema ve dizi sektörü içinde iş saatlerinin ve çalışma şartlarının yasalarla belirlenen sınırlara çekilmesi, sinema emekçilerinin özlük haklarının güvence altına alınması gibi konular yer almaktadır.
Toplantı bu gündem maddesi üzerinden başladı.  Toplantıya katılan kolektifler arasında bu çalışmalar doğrultusunda Sine-sen'le beraber hareket etme konusunda mutabakata varıldı. Buna ek olarak Sine-sen kurulacak bu komitenin çalışmalarını sürdürebilmesi için ofis ve yaklaşık on bin kitap kapasiteli bir kütüphane tahsis etti. Bu imkanlar dahilinde komitenin Sine-sen'den bağımsız ancak bu kurum odaklı çalışması kararına varıldı. Bu doğrultuda Sine-sen'den, önümüzdeki günlerde başka kolektiflerin ve Sine-sen yönetiminin de katılacağı bir toplantı talep edildi.
Toplantıya komitenin işleyişi konusunda yapılan tartışmalarla devam edildi. Tartışmaların orjininde proje üretiminin nasıl gerçekleştirileceği yer aldı. Öne sürülen fikirler arasında, kolektiflerin kendi projeleri etrafında diğer kolektiflerle üretim araçlarının ve emeğin paylaşılması olduğu gibi; tüm kolektiflerin ortak bir proje etrafında bir arada hareket etmesi de yer aldı. Tartışmalar sonucu ortak proje etrafında bir arada hareket etme fikri ağırlık kazansa da karar ileriki tarihte yapılacak toplantıya bırakıldı. Bunun dışında gündeme hakim olma ve bu konuda çalışmalar yürütme kararı alındı. İleriki süreç için bir atölye çalışması önerisi yapıldı. Öncelikli olarak ofisin tadilat işlerinin yapılması, kütüphanenin düzenlenmesi kararı alındı

 

 

http://noktasal.blogcu.com/diyalektiksinemacilar-toplanti-hakkinda/483971

Email Article To a Friend View Printable Version

Barış sinemacıları

General News

Barış sinemacıları Barış sinemacıları Barış için Sinema Kampı'nın sakinleri toplu halde. Yanda, üstteki "Sapık" filminin seti, altta, Zeki Alasya genç sinemacılara destek için gelmiş.
"Barış İçin Sinema Kampı"nda 40 kısa filmci harıl harıl çalışıyor. Toplam 50 film, 1 Eylül Barış Günü'nde yurtiçi ve dışında gösterilecek

 

10/08/2003 (296 defa okundu)

 

NAZAN ÖZCAN (Arşivi)

"Kameranın aküsünü gören var mı?", "Şu CD'nin bilgisayara aktarılması gerekiyor, işin yoksa yapar mısın?", "Durun, güneş gitti, çekim için bekleyeceğiz mecburen", "Uyku tulumları nerede, camları kapatmamız gerekiyor", "Abi sen kamerayı kullanabiliyor musun?", "Dekorları yemeyin",
"3, 2, 1, başla!", "Durun başlayamayız, kameraya kaset koymamışız"... Bahçeşehir'de üç katlı bir evde geçen cumartesinden beri devam eden ve bugün bitecek "Barış İçin Sinema"dan genel konuşmalar bunlar. Görüntüler ise daha da sevimli. Yeryerinden oynamış, masalar sandalyeler havada desek yalan söylemiş olmayız. Ortalık insan kaynıyor. Çekim için battaniyeler tavana yapıştırılıyor, ama iki dakika sonra küt yerde. Montaj odası işini yapanlar ve sırasını bekleyenlerle dolu. Onlarca uyku tulumu yerlerde, aralarda terlikler, havlular, ne ararsanız var. Uyku tulumlarının hemen yanı başında bir yönetmen oyuncularını almış filme başlamak üzere, bazıları ışık yapmak uğruna düz duvara tırmanıyor, bazıları ise oda oda dolaşıp diğer yönetmenleri filminde oynaması için ikna turları düzenliyor. (Ayıptır söylemesi bizi bile oynatmaya çalıştılar ama o kadar yeteneksizdik
ki, üçüncü provada filmden kovulduk!) Evin yemyeşil bahçesinde ise durum biraz daha rahat, bir iki çekim yapan var ama, senaryolarını yazmak için çimlere uzananlar ile sohbet ya da dinlenmek için güneşin altına yayılmış olanlar çoğunlukta. Durum o meşhur "çiçek çocuklar"ın komün hayatını andırıyor. Ama bu sefer çiçek çocuklar değil, "barış ve sinema çocukları" demek daha doğru.

1 dakikada neler oluyor?
"Barış İçin Sinema" fikri, Boğaziçi Üniversitesi'nden Barış Özkaya, Açık Radyo'daki "Barış Bandı" programının yaratıcısı Başak Ertür ve grafik tasarım ve belgeselle uğraşan Gürşat Özdamar'a ait. Nisan'da bir araya gelerek, 100 yönetmenin birer dakikalık "barış" konulu filmlerinden oluşacak toplam 100 dakikalık sinema/video projesi "Barış İçin Sinema"yı internette yaydılar. Irak savaşından yola çıkarak "Başka bir dünya mümkün" diyen gençler o zamanlar şöyle diyorlardı: "1 dakikada, yani hemen hemen siz bu satırları okuduğunuz sürede, açlıktan, hastalıktan ve savaşlardan dolayı 99'u çocuk olmak üzere 200 kişi ölmüş olacak. Siz de 1 dakikada barışı anlatabilirsiniz". Proje, barış için sinema yapmak ya da bir eylem yapmak isteyen herkese açıktı. İnternette yayılan proje en sonunda Ankara'da videocuların örgütlenme yeri 25+'ya kadar geldi. Ankara 25+'nın
İstanbul'daki elemanlarından Emrah Dönmez, projeye internette danışmanlıkla
başlıyor ve durum bir süre sonra değişiyor; "Biri mail atıyor kamerası yok, birisi oyuncum yok diyor, bir tanesi diyor ki her şeyim var ama fikrim yok. Ben de bir araya gelelim dedim". Bunun üzerine Bahçeşehir Belediyesi ile konuşuldu ve hizmet sponsorluğunu kabul etti. İstanbul'dan ve Ankara'dan daha önce birbirini tanımayan 40 kişi bu kampta bir araya geldi. "Sonuçta çalışma kampı, insanlara elli kişiyle aynı yatakta yatıp, gecenin bir saatine kadar çalışmayı göze alıyorsanız gelin dedik. 40 kişi çıktı geldi" diyor Dönmez. Yedi kamera ve dört kurgu ünitesi harala gürele çalışıyor. Hakikaten de herkes birbiriyle acayip bir yardımlaşma durumunda.
Dönmez'in dediği gibi "Sürekli ekip ve ekipman değiştirerek kotarmaya çalışıyoruz". Oluyor da, 50'ye yakın film çoktan tamam. Zaten internet marifetiyle yurtdışından film gönderenler de var. Dönmez'e soruyoruz, peki bu 40 kişi barış için mi yoksa sinema için mi bir araya geldi diye.
"Sanatla sinemayla uğraşan insanların barışı istemeyeceğini düşünmüyorum. Aslında bu bir eylem. Bir havuzun içine atabileceğiniz miktarda film atıyorsunuz ve bu bir anlamda sizin tepkinizi gösterir. Bu iş için film yapan adam bu eylemin altına imza atmış oluyor".

Gösterim, 1 Eylül'de
O imzayı sıkı sıkı basanlardan ODTÜ Felsefe öğrencisi Selda Taşkın, "Barış için biz de kendimizce bir şey yapalım fikri çıkmıştı. O yüzden geldik" diyor. Gerçekten çok sevimli ilk kısa filmi "Birleşik Amerika"yı Ankara'da bitirmiş, şimdilerde kurgu masasının başında başkalarına yardım ediyor.
"Ortam çok süper! Gayet eğlenceli, insanlar gayet açık yürekli. Herkes birbirine yardımcı oluyor" diyor ve devam ediyor, "Öncelikli olarak barış için buradayım ama sinema da önemli. Barışı anlatmanın bir sürü yolu var ama sinemayı sevdiğim için bu yolu seçtim". Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği asistanı, olan Volkan Kavas da, "Bloodoil" isimli filmiyle kampa katılanlardan. "Kolektif yürüyen bir şey, herkes yapabildiği ölçüde birbirine destek oluyor" diyor. Bizim ziyaretimiz sırasında televizyondan maç seyretmek ile savaş seyretmenin benzerliklerini
anlatan filmi "Seyirlik"i çekmeye çalışan Kıvanç Babacan da olayı şöyle özetliyor: "Ortam iyi, her şeyden var, bu kadar mozaik olamaz yani."
Projenin yaratıcıların Gürşat Özdamar da kampta olanlardan, o da film çekiyor. Ama daha öncelikli işleri var, mesela katılan filmlerin gösterimini ayarlamak gibi. Çünkü şimdiye kadar çekilen 50'ye yakın film (15 Ağustos'a kadar hazır filminiz varsa gönderebilirsiniz) 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde Türkiye'nin çeşitli illerinde ve yurtdışında ücretsiz gösterilecek. Bahçeşehir'de Amfiteather, Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi, Ankara Kavaklıdere sineması, Çağdaş Sanatlar Kültür Merkezi, Diyarbakır Sanat Merkezi gibi. Türkiye dışında ise Kıbrıs'ın iki tarafı, Amerika, Fransa, Japonya, Kanada, Norveç, İngiltere, Yunanistan, Hindistan,
Pakistan, Filipinler.... Bu gösterimlerin hepsi Türkiyeli barış videocularının internet üzerinden tanıştığı diğer ülkelerdeki barış ve sinema çevrelerince organize ediliyor. 100 film olmasa da, şahinlerin dikkatini çekmese de, küreselleşmiş kapitalistler kılını kıpırdatmasa da, barış videocularının yaptığı az şey değil. Adama sorarlar barış için siz ne yaptınız diye.

 

 

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2454

Email Article To a Friend View Printable Version

Barışın sinemadaki 100'ü

General News
Barışın sinemadaki 100'ü
Sayı: 454 / Tarih : 18-08-2003
 
"Barış İçin Sinema: %100 Barış Filmi", 1 Eylül Dünya Barış Günü"nde Türkiye"de ve dünyada gösterilecek; barışın hâlâ "umudu" olduğunun resmini aktaracak perdeye ve zihinlere.
Yaptığınız aramaya en yakın haberler..
Barışın sinemadaki 100'ü
function addthis_click(title){ var addthis_url = location.href; var aturl = 'http://www.addthis.com/bookmark.php'; aturl += '?v=10'; aturl += '&pub=oezlems'; aturl += '&url='+encodeURIComponent(addthis_url); aturl += '&title='+encodeURIComponent(title); window.open(aturl,'addthis','scrollbars=yes,menubar=no,width=620,height=520,resizable=yes,toolbar=no,location=no,status=no,screenX=200,screenY=100,left=200,top=100'); }
Aksiyon Etkileşim Kutusu
var addthis_pub="4a1144020f8eb5c4"; var addthis_options = 'favorites, digg, google, live, facebook, stumbleupon, twitter, more'; var addthis_language='en'; Bookmark and Share
Video Fotoğraf Sesli
Yazdir Arkadasa gonder
Yorum yaz
Yorumları oku

Amerika"nın Irak"a saldırısını müteakip, "barış adına kendi sesimizi ve rengimizi ortaya dökmeli" fikri ile bir araya gelen üç gencin önayak olduğu bir proje; "BARIŞ İÇİN SİNEMA: %100 BARIŞ FİLMİ" projesi. Girişimin amacı, Türkiye"den ve dünyadan 100 ayrı yönetmenin birer dakikalık "barış filmi"nden oluşacak 100 dakikalık filmi; 1 Eylül 2003"te -Barış Günü- mümkün olan her etkinlikte ve salonda ücretsiz olarak barış ve sinemaseverlerin beğenisine sunmak.

Projenin mimarları Açık Radyo"dan "Barış Bandı" programının hazırlayıcısı Başak Ertür, Boğaziçi Üniversitesi"nden Barış Özkaya ve Grafik Tasarım ve bağımsız belgeseller ile iştigal eden Gürşat Özdamar. Nisan ayından bu yana sinema ve barış çevreleriyle fikirlerini paylaşarak; basın ve internet aracılığıyla yaptıkları duyurularla Türkiye"den ve dünyadan birçok barışseverin dikkatini çektiler. Örneğin; Projeden internet yoluyla haberdar olup uzun süredir danışmanlığını yürüten Emrah Dönmez ile Ankara"daki (kendisinin de kurucusu olduğu) "25+ sinema-video atölyesi" üyeleri, tam destek verdikleri girişime filmleriyle de katılıyorlar.

"Türkiye"de ve belki de dünyada uygulama biçimiyle ilk ve tek proje. Bütünüyle internetten yürütülüyor" diyorlar. 2-6 Ağustos tarihleri arasında, Bahçeşehir Belediyesi"nin yardımlarıyla organize edilen ve 4 gün süren "Barış İçin Sinema Kampı"nda İstanbul ve Ankara"dan katılımcılar, fikirleri ve birikimleriyle bir araya geldiler. Geceli gündüzlü çalışarak birbirlerine fikir ve senaryo aşamasında, sette ve kurguda yardım ettiler. Kamp süresince yaklaşık 20 film ürettiler. Barış adına oluşturulmuş bir platformda her birey kendi hünerini sergiledi; müzikten animasyona dek her nevi ihtiyaç kampa iştirak etmiş katılımcılarca kotarıldı.

Yedinci sanatı barış adına yaptıkları "eylem"de esas özne olarak kullanırken, eğlenceli ve samimi bir paylaşım yaşadıklarını anlatıyor Gürşat Özdamar: "Barış biraz da böyle bir şey. Bu kamp ile, önyargılarımız olmadan, filmleri kolektif olarak üreterek-sunarak, kalın kalın tanımlamalara ihtiyaç duymadan, barışın bir ütopya olmadığını küçük bir yaşam birliğinde de olsa gördük."

Sinemanın bu girişim içerisinde nerede durduğu hususunda, Özdamar; "Sinema bir yandan araç; çünkü toplumsal refleksimizi ortaya koymamız, duruşumuzun altını çizmemiz için seçtiğimiz yoldu. Öte yandan amaç; çünkü sinema sanatı adına özendirici ve arkasında durabileceğimiz bir deneyim oldu" diyor.

Proje için katılımlar sona erdi ve ellerinde altmışı geçkin film var. Şu sıralar filmlerin düzenlenmesi ve son kurgusuyla uğraşıyorlar. Sayı şimdilik 100"ü bulamamışsa da, filmi 1 Eylül"de Türkiye"de gösterecekleri mekanlar şunlar: Barış Manço Kültür Merkezi, Bahçeşehir Amfi Tiyatrosu, Ankara Kavaklıdere Sineması, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi ve hâlâ görüşmeleri süren Diyarbakır Sanat Merkezi.

Kıbrıs"ın iki yakası, Fransa, Hindistan, Yunanistan, Pakistan, Almanya, Norveç, Kanada, Japonya, Amerika, İngiltere, Filipinler, Portekiz ve Kore"deki barış temsilcileri ve sinemacılar gerek film göndererek, gerekse 1 Eylül"de filmi ülkelerinde göstermek için iletişime geçerek projeye katılım ve destekte bulunuyorlar.
 
Esra Demirkıran
Esra Demirkıran

http://www.aksiyon.com.tr/yazarDetay.do?haberno=10449

Email Article To a Friend View Printable Version

Gecekonduları Yıkmak Mı? Önce Plazaları Sonra da Kapitalizmi Yıksak Yetmez Mi? -

General News
Gecekonduları Yıkmak Mı? Önce Plazaları Sonra da Kapitalizmi Yıksak Yetmez Mi? -Gürşat Özdamar
  25 Ekim 2005 -  
Yüksel Akkaya, "Gecekonduları niçin yıkmalıyız?" başlıklı bir yazısında "bir devrimci, bir sosyalistin gecekonduları savunmasının büyük bir çelişki olmasının ötesinde, büyük bir yanlış" olduğunu söyleyip Engels'e atıfla, gecekonduların "konut sorununa burjuvazinin bulduğu çözüm olduğunu" savlamaktadır. Gecekondular için, burjuvazinin bulduğu değil de kullandığı çözüm dense daha doğru olmaz mı? Çünkü gecekondu yapımını ilk başta akıl eden ve uygulatan herhalde burjuvazi değil devrimci ve ilerici görüş sahibi insanlardı. Hatta bu kimseler kendilerine oturacak bir ev yapmaya bile yeltenmeyip, başkalarının ev sahibi olmasına çaba harcamış, bizzat inşaatlara katılmışlardır.

Yani gecekondular, barınma sorununu çözmek için göreve gelen hükümetlerlerin görevlerini yapmadığını/yapamadığını gösterir. Bunu çözmekte kendini yetkili gören ve yapabileceğinin iddia eden devletin nasıl da işlevsiz kaldığını gösterir. Gecekondu inşa edenler hiçbir resmi işlem yapmadan, hiç kimseye vergi vermeden bu işe başlamış, öyle de sürdürmüşlerdir. Elbette yalnızca bir bina inşaasıyla da yetinilmemesi gerektiğinin farkındaydılar. Altyapıyı düşünmüşseler bile bunu tek başlarına çözememişlerdir ama yine de topraktan ya da çakıldan da olsa yol yapılması için devlet beklenmemiştir. Elektrik hemen her eve bir süre sonra bağlanmıştır. Bunda da devlet kurumlarının belirleyici bir çabası olmamıştır. İçme suyu sorununu da ya mahalle çeşmeleri ile ya da tankerlerle taşıdıkları sularla çözmeye çabalamışlardır. Burada da devlet hiç ortalarda görünmemiştir. Gecekondular baştan sona sivil itaatsizlik örneğidir. (Mecburen de olsa) devletsiz bir yaşam denemesidir. Halkın bulduğu ve geliştirdiği (çözüm olmasa bile) bir yanıttır.

Gecekondu halkının yerel yönetimlerle de her zaman çok uyumlu olamadıkları bir gerçektir. Belediye başkan adaylarının, sayıları ve nüfusları gittikçe çoğalan gecekondu bölgelerini birer oy deposu olarak görmeleri ve sonrasında vaatlerine rağmen oralara hizmet götürmeyi "unutmaları" hemen her dönem yaşanmış şeylerdir. Aslında ilk başlarda belli küçük girişimlerle daha yaşanır bir hale dönüştürülebilecek gecekondu mahalleleri barındırdıkları muhalif ve sistem karşıtı eğilim nedeniyle görmezden gelinmiş, kendi kaderine terkedilmiştir, bir bakıma böylece yok olmaları beklenmiştir. Oysa önceden gidenlerin hem kendi aralarında hem de sonradan gelenle dayanışmaları sonucunda gecekondu sayıları hızlı bir şekilde artmıştır. Kapitalist sistemin karşılıksız dayanışmaya alerjisi olmasına rağmen gecekondulular kendi dayanışmacı kültür ve geleneklerini yakın zamana dek sürdürmüşlerdir zamanla bu evleri yalnızca sanayi siteleri ya da fabrikalarda çalışanlar değil şehrin modern semtlerindeki iş merkezleri ya da plazalarda çalışanlarda doldurmaya başlamış, onların çocukları da yine iyi semtlerdeki özel ve paralı okullarda okumaya başlamışlardır.

Yüksel Akkaya, yazısında devamla "sağlıklı bir yaşam sağlayacak olanaklardan yoksun olan bu gecekondu konutlar zamanla işçi sınıfının mücadelesinin önündeki engellerden birine dönüşürken, ücretler üzerinde olumsuz bir etkide de bulunmuş" olduğunu söylemektedir. ücret talebi konusundaki bu yönlü bir olumsuzluk elbette vardır. Bir diğer etken olarak da bu "taze şehirli" işçilerin köylerinden yakın bir zamana dek düzenli olarak gelen erzaklar(un/tereyağ/peynir/kavurma/her türlü sebze ve meyve) sayılabilir. Ama ilerleyen yıllar içinde Türkiye'nin tarım ve hayvancılık alanında bilinçli olarak geriletilmesi, pek çok köyün 'güvenlik' nedeniyle boşaltılması gibi nedenlerle bu destek kısmi olarak sürmekle beraber gittikçe azalmış durumdadır.

"Gecekondulaşmayı hem sağlıklı bir konutta barınma, hem de sınıf mücadelesi açısından tartışmak" için kaleme aldığını yazdığını belirten Yüksel Akkaya 'ya, köylerde de buna benzeyen "sağlıksız" evlerde yaşanmasına rağmen, havanın, suyun temiz, yiyeceklerin doğal ve hormonsuz olması, kişilerin iş,okul stresi yaşamaması, trafik ve benzeri sorunların olmaması gibi nedenlerle akıl ve beden sağlıklarının bozulmadığını hatırlatmak gerekir.

Oturulan evin kimin sahipliğinde olduğu ya da olması gerektiği elbette tartışılabilinir. Ama unutulmamalıdır ki üretim araçları şimdiki sahiplerinin elinde olduğu sürece, bir başka deyişle birileri (ki bu yazıda işçiler olarak adları geçmektedir) bir başkaları için üretiyor ama ürettiklerini kullanabilmek için dahi, onu üretmek için harcadıkları emeklerinin yetmiyor olduğu her durumda, ki günümüzde durum böyledir, ev/kondu sahipliğinin kimde olduğu barınma sorunlarını anlamada ve çözmede çok da belirleyici olamayacaktır.

Gecekonduları yapanlar ve oralarda yaşayanlar ilk başlarda gerçekten de ihtiyaç sahipleri olmalarına karşın, tek göz ve tek katlı inşa edilen konduların gittikçe hem oda hem de kat sayıları artmış, öyle ki, gecekondulara kiracı da alınarak oradan gelir de elde edilmeye başlanmıştır. Bu hemen hepimizin şikayetçi olduğu ranttan başka şey elbette değildir. Bu rant hemen herkesin iştahını kabartmış, hükümetler ve yerel yönetimler de bundan faydalanmayı denemişlerdir. "kentsel dönüşüm projesi" ile yapılmak istenen konduların tek tek ev değerlerinin el değiştirmesi değilse de, konduların kapladığı bölgelerin zamanla şehrin en merkezi yerlerinde kalmaları nedeniyle arsa değerleridir. Bu gibi yerlerin hem "modern" şehircilik'e uymadığı, çirkin oldukları, oralarda sağlıksız yaşandığı, bunlardan kurtulunması gerektiği pompalanırken öte yandan asıl olarak da olası alıcılara pazarlama çalışmaları yürütülmektedir.

"Kentsel Dönüşüm Projesi" kapsamındakı yıkımların ardından halihazırda duraklarda yaşamak durumunda kalanların tamamı oturdukları kondularda kiracı olanlardır. Kondulara sahip olanlara belediye ya da toplu konut idaresi iyi kötü bir yer göstermiş, karşılık olarak bir ev vermişse de kiracılar için herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Hani, gecekondular için halkın bulduğu ve geliştirdiği (çözüm olmasa bile) bir yanıttır demiştim ya. Bu kez de sokakta yaşamaya bırakılan gecekondu kiracıları belediyeye ait otobüs duraklarına "yerleşmiş" orada yaşamaya çabalıyor. Gecekondunun bir yanıt olmaya yetmediği durumda "durakkondu" beliriyor. Aslında bu yazının yazılmasına gerekçe olan fikir yerine yani gecekonduları yıkmak yerine hemen her yeri kondu haline getirip bu yanıtı daha da güçlü vurgulamak daha iyi değil mi? Bu amaçlarla geçtiğimiz ay bir grup otorite karşıtı, Taksim Meydanı'ndaki otobüs duraklarını bez, naylon, muşamba, karton gibi 'yapı malzemeleriyle' kapatıp 'yaşanacak bir yer' haline getirdi. Minik bir halı, bir çift terlik ve saksıdaki çiçek'i de ihmal etmediler. Yani fiziksel olarak bir binayı ya da durağı yıkmadan da orada devlet otoritesinin olmadığını söylemek, varsa bile yıkmak pek ala mümkündü. Onlar da onu yaptı.

Yani geneller ve özetlersek: her gecekondu devletin acizliğinin bir göstergesidir. Devlet bunları yıkarak oralarda yaşayanları 'hayata döndürmeye' çabalıyor. Kendi belirlediği, kendi sınırladığı hayatlara.

Yüksel Akkaya yazısında Engels'in "... konut, bahçe ve tarla mülkiyeti ve oturulan yerde çalışma garantisi, bugün geniş çapta sanayinin şartları altında, yalnız bazı bölgeler ve iş kolları için değil, bütün ülke için, sadece işçi sınıfının büyük engeli olarak kalmayıp, aynı zamanda ücretlerin eşi görülmedik şekilde normal seviyenin çok altına düşmesinin esas nedeni olmuştur" sözünü de hatırlatıp "sefalet düzeyindeki ücretlerin kabul edilmesine yol açan temel etkenlerden biri, emekçilerin önemli bir bölümünün kira ödemediği gecekondusunda oturmasından kaynaklanmaktadır demektedir. Engels'in sözünün tek karşılığı "oturulan yere kira ödenirse işçi daha yüksek ücret isteyebilir" midir acaba? Yoksa zorunlu ve ücretli çalışmanın ortadan kalktığı, elbette herhangi bir mülkiyete sahipliğin de söz konusu olmadığı bir dünya mı hayal etmeli? Ve bunun adımlarını da hemen bugünden atmalı: istemediğimiz koşullarda çalışmayarak ve ihtiyacımızdan fazlasını üretmeyerek. Kondu dedikleri evimiz bizim de olmasa ama kimseye orda yaşıyoruz diye kira da ödemesek.

Hep sözü edilen "işçi sınıfının üretimden gelen gücü" üretmek değil üretmemektir. Kârı, rantı, sömürüyü durdurmak ancak o pazarı ortadan kaldırmakla, yani o pazara ne mal ne de hizmet üretmemekle olanaklı olabilir. Bu çok açıkken işsizlere iş ve çalışanlara işgüvencesi istemek bu sistemden sittin sene kurtulamamak demektir. Oysa kapitalist sistemin temelini sarsmak ve nihayetinde onu yıkmak için yapılması gereken yegane şey bir başkası için ve herhangi bir ücret karşılığı çalışmayı reddetmek ve dolayısıyla hiçbir şeyin satılmadığı ve satın alınmadığı bir yaşam istemek değilse nedir? Sistemin asıl korkusu bu değil midir?

Belki evler belli bir mimariye göre tasarlanmamış olabilir ama son Marmara depreminde görüldü ki "planlı-projeli çok katlı modern siteler" yerle bir olurken bir ya da iki katlı gecekondu evler küçük çatlaklarla yerlerinde kaldı. Hem gecekondularda yaşayanlar mutlaka evlerini bahçe içinde yaptıklarından ya da evi inşa ettikten hemen sonra ilk yaptıkları şeyin çevreye bir şeyler ekmek olduğu dikkate alınırsa gecekondu sakinleri böylece hem gündelik gereksinimlerini karşılayacak domates, marul ve benzerlerini kendileri ürettiler, hem de bu yeşil örtü kentin tümününü gereksinim duyduğu oksijenin belli bir kısmını da sağlamış oldu. Kaldı ki kişilerin hem yaşayacakları evi bizzat inşa etmeleri hem de yedikleri domatesi kendilerinin yetiştirmeleri üretkenliklerini geliştirmekle kalmayıp kendi emeklerine yabancı olmamayı da getirdiğinden özellikle önemli ayrıntılardır.

Ve nihayetinde "gecekonduları yıkmalıyız" diyor Akkaya, "çünkü, gecekondular sağlıksız barınma yerleridir ve emekçiler burada yaşamayı hak etmemektedir" gecekonduların tek başlarına bir suçları yoktur. hatta küçük, şirin, sevimli, renkli, özgün olanları bir hayli fazladır. Aslında köyden gelen bir mirastır. Köyün şehire taşınmasıdır bir bakıma. bir kültür gizlidir o basit karmaşıklıklarında. Oraları korunmasız birer mahalledir. Komşuluklar vardır her şeye rağmen. Zaten devrimcilerin oralarda barınabilmelerinin ve faaliyet yürütebilmelerinin nedeni bu sıcak ilişkiler değilse nedir? Yıkacaksak herhangi bir kültürleri olmayan, soğuk, çirkin, yapay, yüksek güvenlik duvarlı, gözetleme kameralı plazaları, gökdelenleri yıkalım. Oralarda yaşamayı ne şimdi(!) ne de hiçbir zaman haketmiyoruz.

Gecekonduları yıkmak mı? Önce plazaları sonra da kapitalizmi yıksak bu yetmez mi?

Gür Şat
Email Article To a Friend View Printable Version

İstanbul 2010 Temizlik Operasyonu: Her yıkmada üstün beyazlık!

General News
İstanbul 2010 Temizlik Operasyonu: Her yıkmada üstün beyazlık! PDF Yazdır e-Posta
İşte size iki operasyon daha: ‘Kentsel Dönüşüm’ ve ‘Kültür Başkenti’ operasyonları… Aslında bu iki operasyona "temizlik" isimli başka bir operasyonun ön hazırlıkları desek yeridir. İstanbul'u kötü gösterdiği düşünülen ne varsa, binasıydı, insanıydı, mahallesiydi, kondusuydu, ezgisiydi, rengiydi, dokusuydu, temizlemeyi görev edinen bir operasyon bu.

 

Gürşat ÖZDAMAR


"Emperyalizm bugün artık bir ülkeyi, topları ve askerleri ile girip klasik anlamda
işgal etmiyor. Yeni sömürgecilik, bugün, uzmanları, kredileri, barış gönüllüleri,
üsleri ile yani kendini gizleyerek bir ülkeyi işgal ediyor.
" (*)

Operasyon isimleriyle kafanızın karıştığını tahmin ettiğim şu günlerde, bir de ben yeni iki operasyondan söz açarak bu karışıklığı artırmak istemezdim. Ama böyle yapmazsam, geçenlerde yapılan bir tiyatro etkinliği sırasında aklıma takılan ve sonrasında da aşağıda okuyacağınız hale gelen konuları da aktaramamış olacaktım. Sözü uzatmayayım, bu iki yeni operasyondan birisi Kentsel Dönüşüm, diğeri de Kültür Başkenti. Nasıl, bunları daha önceden duydunuz mu? Hem de bunlar birer operasyon değil de proje mi? İstanbul'un bilinir ve turizm açısından tercih edilir olması için bu tür projeler önemli ve gerekli mi?

Neyse, ben devam edeyim, aslında bu iki operasyona "temizlik" isimli başka bir operasyonun ön hazırlıkları desek yeridir. İstanbul'u kötü gösterdiği düşünülen ne varsa, binasıydı, insanıydı, mahallesiydi, kondusuydu, ezgisiydi, rengiydi, dokusuydu, temizlemeyi görev edinen bir operasyon bu. Öyle ki, eskiye ait istenmeyen ne varsa, operasyon, lekesini bile bırakmıyor. İstanbul, eski yaşanmışlıklardan hiçbir iz bırakmadan beyazlaştırılıyor. Örneklerini çevremizde rahatlıkla bulabiliriz ama gözümüzün önünde, gün ortasında, ayan beyan, aleni, apaçık, göstere göstere yapılan bu temizliğe, bu beyazlaştırmaya her nedense müdahale edemiyoruz/etmiyoruz. Ya bu "her yıkmada mükemmel temizlik" bizim de hoşumuza gidiyor, ya da bizim de içimiz zaten "beyaz ve temiz".

Bu açıdan bakılırsa 2010'a da temiz diyebiliriz. Ve elbette 2010 kapsamında İstanbul'daki üniversite tiyatro topluluklarının sahne aldığı tiyatro günleri, ya da belgesel filmlerin izleyiciye sunulması için yapılan belgesel günleri de tek başlarına işitildiğinde gerçekten de çok "temiz". Ama her şeyi bir başka şeyle de bağlantı kurmaya çabalayan insan aklı yok mu, ah o akıl!

Bu yazının yazılmasına ön ayak olan şey ise, kendini farklı görüşleriyle tanımlayan bir tiyatro topluluğunun geçtiğimiz aylarda 2010 kapsamında yapılan şenlikte yer alması. İlk başta benim de 2010 projelerinden biri olduğunu fark etmediğim, ama afişinde 2010 logosunu görünce anladığım ve o anda kendimi tuhaf hissettiğim bir şenlik. -Haksız da değildim, çünkü bu etkinlik için hazırlanan broşürde yazılan amaçlar arasında "kentsel dönüşüm" lafı da ilk maddeler arasındaydı.- Ama asıl şoku, bu durumu sorduğum, kentsel dönüşümün ne olduğunu bildiklerini bildiğim tiyatro grubundaki arkadaşların yanıtlarında yaşadım: Evet ama ne yapalım, bizim de oyunumuzu oynamamız gerekiyordu.

Demek oluyor ki, 2010 İstanbul gibi kültür sanat faaliyetleri bir taşla iki kuş misali. Bir yanda, kentsel dönüşüm adı altında binlerce yıllık geçmişe dayanan, birbirinden farklı yaşamları iç içe geçiren kent dokusu talan edilerek yeni rant zenginlerini yaratılıyor. Öte yandan da, kapitalist sistemin kafasını karıştırdığı insanlara kültür ve sanat adı altında meta ürettiriliyor/tükettiriliyor. Karşılığında da bu talana kayıtsız birer izleyici dinleyici konumuna iteleniyor. Öyleyse şimdi, bu ortamda da bir şeyler yapılabiliyor fikrinin yayılmasına neden olan ve düzenle yeniden uyumlanmanın yollarını açan Avrupa Kültür Başkenti'nin tarihçesine bir bakalım.

 

Avrupa: Çok sıkıştım, bir şeyler yap Mercori

Mercori: Buldum, şimdi de şehirleri satalım (satar)

Kentleri birer açık pazara, yaşam alanlarını tektip vitrinlere, kentte yaşayanları kültür ve sanat müşterisine dönüştürmekten öte bir şey olmayan Avrupa Kültür Başkenti fikri, 1985 yılında dönemin Yunanistan'ın solcu Kültür Bakanı Melina Mercouri'den çıktı ve ilk yıl Atina olmak üzere her yıl bir başka bir kentin Avrupa Kültür Başkenti olmasıyla 2000'e kadar sürdü, 2000'den itibaren de hem finanse edilmeye başlandı, hem de AB üyesi olmayan kentler de seçilir oldu. 2010 yılında İstanbul'la beraber Almanya'nın Essen ve Macaristan'ın Pécs kentleri de Avrupa Kültür Başkenti olacak.(1)

İstanbul'un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olması hazırlıklarını yürütmek üzere öyle ayrıcalıklı bir ajans kuruldu ki, bu ajansa yapılan her türlü bağış ve yardımlar ile sponsorluk harcamalarının tamamı vergiden muaf sayıldı. Üstelik ajans harcamalarına kaynak sağlamak amacıyla özel bir fon oluşturuldu. Fona ek gelir sağlamak üzere de benzinin litresi 1.5 YKR, motorininki ise 1 YKR zamlandı. Yalnızca bu zamlardan dolayı, üç yılın sonunda fona toplam 1 milyar YTL'ye yakın kaynak akmış olacak.

Peşin parayı görünce yüzü gülen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Eyüp Özgüç de hızını alamıyor, projeye maddi kaynak sağlamak amacıyla yapılan yasal düzenlemelerin yalnız İstanbul'un değil Türkiye'nin geleceğine yatırım anlamı taşıdığını söylüyor. Böylesi bir ajanstan beklenir bir duyarlılıkla da bu topraklarda başka etnik ya da kültürel farklılıkların olduğunu bilmezmişçesine: "Türk halkının da katkılarıyla, İstanbul'u bir 'Marka Kent' haline getireceklerini" ekliyor. Ama parayı az bulup "yasa ile ayrılan fonun, kamu kurum ve kuruluşlarının ve özel sektörün desteği ile daha büyütülmesini" istiyor ve paranın kentsel dönüşüm projeleri ile İstanbul'u gerçek bir kültür başkenti yapacak kültür-sanat etkinliklerine harcanacağını söylüyor.

 

Beral: Har vurup harman savuracaklar

Ajans: Sen de gel (Beral sessizleşir)

Bu devasa pasta herkesin iştahını öylesine kabartıyor ki Beral Madra bile işin kaymağını kendisinin yiyemeyeceği korkusuyla, "sanatçılar, sanat örgütleri, İstanbul 2010 bütçesinin ayrıcalıklı kişi ve kurumların tekelinde olmasına ya da har vurup harman savrulması olasılığına karşı gerekli tepkiyi göstermeli" diyor. Ama neyse ki Madra'nın yakınmaları bitiyor, çünkü kendisi de bu ajansın Görsel Sanatlar yönetmenliğine getiriliyor.

Standartlaşma ve böylece özgünlükleri yok sayarak/ederek kentleri ve insanları tektipleştirme planları, bu ajans eliyle şimdi de İstanbul'a uygulanmak isteniyor. Bu noktada, kültürel zenginlik dedikleri şeyden ayrıcalıklı bir "zümrenin" meşgul olduğu, zenginlerin beğenisine/tüketimine sunulan kültürden başka bir şey anlamamız mümkün değildir. Zaten, gelişen teknolojinin de marifetiyle tüketim ürünleri çoğalmakta, onlara ulaşmak için daha fazla paralar ödenmesi istenmekte, yani gündelik yaşam bile ancak belli bir gelir grubunun sürdürebileceği bir şeye dönüşmekte, geri kalanların evsiz, barksız sokakta yaşamaya itildiği bir tablo sunulmakta. Akıllardan geçirilen ama henüz uygulanmayan İstanbul vergisi, İstanbul'a vize gibi uygulamalar şimdi çok daha akıllıca ve gizlice uygulanır alanlar bulmaktadır kendine. Önce zengin bir İstanbul algısı yaratıp sonra bu kente asıl zenginliği katan ama parasal olarak yoksul insanları "siz bu zenginliğe layık değilsiniz, hak etmiyorsunuz" diye hem suçlamak, hem de onların kendilerini suçlu hissetmesini sağlamak, oldukça zekice tasarlanmış şeylerdir. Ve bu yarattıkları algıyı da kentsel dönüşüm adı altında evsiz bırakarak, kent dışına iterek, memleketlerine dönsünler diyerek görünür hale getirmiş durumdalar. Bu kadar değişik saldırıları iç içe barındıran bir projeye de elbette ki kültür projesi diyemeyiz, dersek "mazlumlar bize darılır".

2010'un derdi iddia ettikleri gibi sahiden de kültür olsaydı, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Unesco'nun kültür varlıkları listelerinde yer alan birçok yapının yıkılmasına karar verilmez, pek çok yıkımla ilgili verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen yıkımlar gerçekleştirilmezdi. Üstelik de dünyanın çeşitli yerlerinde festivallerle, konserlerle kutlanan Dünya Romanlar Günü olan 8 Nisan sabahı, Sulukuleli Romanlar dozer ve kepçe sesleriyle uyanmazlardı. Müzik Festivali için İstanbul'a gelen Ukrayna asıllı ABD'li grup Gogol Bordello Romanların yaşadığı Sulukule mahallesini ziyaretinde "Para ekonomisi her yerde benzer sorunlar yaratıyor. Dozerler kültürlerin üstünden geçiyorlar. Daha fazla Mc Donald's, daha fazla Ramada otel yaparak, tarihi yok ederek ülkeye daha çok turist getireceğini sananlara turistlerin yüksek ve modern binalar için değil kültürel zenginlikler için geldikleri hatırlatılmalıdır" demezdi. Koç Üniversitesi Boğaz'daki güzelim ormanları bir gecede kesip yerine okul kurarken, mahallelerindeki 30 yıllık üç çam ağacını yıkımlarda korumaya çalışan Başıbüyük'lülere polisin saldırması sonucu 7 kadın ile 3 çocuğun yaralandığı arbede yaşanmazdı.

 

Valilik: 2010 ile birbirimizi anlayacağız

Avrupa: Yıkmayın o halde!

Valilik: Anlaşılmadı! (dozerler girer)

İstanbul Valiliği, 2010'la, Avrupa'nın, İstanbul'da kendi kültürünün köklerini keşfedeceğini ve "birbirini anlama" yolunda önemli bir adım atılmış olacağını söylese de 2010'cular Avrupa'dan gelen "yıkmayın" tepkilerini göz ardı ettiler. Hal böyle olunca, Sulukule'deki kentsel dönüşüm projesi ile ilgili Romanların şikâyetlerini değerlendiren TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu da, 'Roman kültürünün yok edileceğine' dair bir veri bulamadı(!) AKP ve MHP'li üyelerin oylarıyla 'Sulukule sakinlerinin evlerinden çıkarılmalarında insan hakkı ihlali olmadığına' karar verdi. Üstelik ABD Helsinki Komisyonu'ndan Başbakan Tayip Erdoğan'a gelen, geçmişi 1054 yılına kadar uzanan Sulukule'nin yıkılmaması yönündeki mektup yıkımı daha da hızlandırdı(!). Valiliğin övünerek söz ettiği kökler de yeni villa inşaatları yapılana dek toprak altına alınmış oldu. (2)

Aslında 2010, fetihçi bir yöntem uyguluyor diyebiliriz. Hani Osmanlı'nın hoşgörüsünden söz edilir ya, evet, kuşatma altındaki kent teslim olursa Osmanlı'nın ihtişamını göstermek üzere oradaki yaşama dokunulmaz hatta kiliselere bile, yeni tebaa Hıristiyan da olsa ahali ibadetine devam eder. Ama surlar düşürülüp kılıçtan geçirilerek fethedildiyse bir kent, kiliseler camiye dönüşür, ahali Osmanlılaştırılır tez zamanda, gene ihtişamı göstermek içindir bu elbet. Şimdi 2010'cular ve asıl onlarında bir parçası oldukları eski-sömürgeci yeni-liberal zihniyet, ketteki yaşamı da, o kentte yaşayacak olanları da, orda bir kültürel faaliyet olacaksa onu da biz belirleriz demekteler.

Bu zihniyet kulağımıza yabancı gelmese gerek. Cumhuriyet'in ilanından sonra da yeni ülkenin kurucuları Osmanlıya ait ne varsa kurtulmaya çalışmış, bu anlamda birçok vakıf eserleri satılmış ya da ortadan kaldırılmış, kültür eserleri de bu linçten fazlasıyla nasiplenmişler. Devlet, kendi anlayışına uygun yapılar inşa etmiş. Kentten kopuk, sadece belli bir izleyici kitlesinin takip ettiği operalar için yapılan Atatürk Kültür Merkezi buna iyi bir örnek.

Ama ilerleyen zamanla, kentin en merkezi yerlerinde duran böylesi mekanların sadece kültür-sanat için kullanılıyor olmasına da tahammül edilemiyor. Alışveriş merkezlerine, otellere dönüştürmeye çabalanıyor. Ya da gene kültür merkezi olarak kullanılacaksa bile, İstanbul Modern gibi, içeri bedava bile girseniz muhakkak oradan para harcayarak ayrılacağınız türde bir yatırım tasarlanıyordur eminim. Çünkü yaratılan yeni sanatsevicilerin aynı zamanda iyi birer müşteri de olmaları çok önemli. Müşteri olmayana bir şey yok! "Bürokratik engelleri kaldırarak yatırımcılarımıza, iş adamlarımıza elimizden geldiğince fırsatlar veriyoruz'' diyen Kadir Topbaş, aynı fırsatın tek zerresini göstermediği Ayazmalıları, Başıbüyüklüleri karda kışta evlerinden ediyor, çoğunu çadırda, kimisini İETT duraklarında yaşamaya mahkum ediyor, çocukların evlerinin gözleri önünde yıkılması karşısındaki çaresizliğinden habersiz, bırakın kültür-sanat getirmeyi, bu yıkımdan dolayı okula bile gidemeyen çocukları bir de açlığa ve hastalığa teslim ediyor.

Oysa barınma hakkı çeşitli anlaşmalar ve anayasayla tanınmış ve güvence altına alınmış olmasına rağmen, hazinenin kaynakları, gerçekten evsizlere değil, Özal'lı yıllardan başlayarak, özellikle kooperatifler aracılığıyla orta ve üst-orta sınıflara aktarıldı. Bunun sorumlarından biri olan Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar, sanki gecekondular bu gelir dağılımındaki eşitsizliğin sonucu ortaya çıkan bir şey değil de nedeniymiş gibi, "Türkiye'nin gecekondu problemini çözmeden terörün, uyuşturucunun, devlete çarpık bakmanın ve sağlık problemlerinin önüne geçilemeyeceğini" söyleyebiliyor.

Konut harcamalarının bir hanenin toplam gelirinin en yüksek payını oluşturduğu bu topraklarda halkın barınma sorununa kendi çözümü olan gecekondular, her yerel seçim öncesi oy deposu olarak görülse de, zaman zaman yıkımlarla tehdit ediliyor. Çünkü belediyeler, kent topraklarından elde edilebilecek rantın, yani kullanım değeri yerine değişim değerinin, ve 'prestijli' projelerin uygulanmasıyla ortaya çıkan spekülatif kazançların farkına vardılar bir kez. Bu bakımdan, Kentsel Dönüşüm projelerinde, gecekondu bölgelerinin, kentin rantı yükselen bir bölgesinde olması, bu nedenle de yörenin kullanıcıları ve mal sahiplerinden çok bütün İstanbul'u ilgilendirmesinin çok doğal olduğu vurgulanıyor. Üstelik projeyle fizik çevreyi değiştirmesinin yanı sıra sosyal yapıya getirileri, yaşayanlara sunacağı olanaklardan söz ediliyor. Ama bu yenileşmeden sonra bu bölgedeki prestijli konut alanları, iş merkezleri ve turizm bölgelerinden ancak zenginlerin ve ayrıcalıklı İstanbulluluların faydalanacağı kesin. (3)

 

2010 kültür projeleri

Konumuza dönelim ve şimdiye kadar yapılan 2010 kültür etkinliklerinden biri olan İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği'ne bakalım. Seneye kapsamı daha da genişleyerek Türkiye, 2010 yılında da Avrupa Üniversiteler Arası Tiyatro Şenliği olacağı planlanan bu etkinlikte, kendilerini muhalif olarak niteleyen ya da farklı olduğunu söyleyen kişi ya da toplulukları görmenin beni oldukça rahatsız ettiğini söylemeliyim. İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği "kentin farklı bölgelerindeki üniversitelerin tiyatro topluluklarını daha geniş izleyici kitlelerine ulaştırmak ve gençlerin birbirlerini tanımalarını, deneyimlerini paylaşmalarını kolaylaştırmak, bu buluşmaları çeşitli atölye çalışmalarıyla desteklemek" amacını taşıyor olabilir. Ama 2010 operasyonunun kentsel dönüşüm ayağı görmezden gelinip sadece sanat yapmak düşlenemez. Başta da söz ettiğim gibi, bu şenlikte sahne alan bazı toplulukların ya da oyuncuların farklı muhalif söylemlerinin olması da, bu piyasacı sanat anlayışının oyununa gelinmesini engelleyebilmiş değil anlaşılan.

Elbette, üniversite toplulukların ya da amatör grupların oyunlarını çıkarmaları ve izleyiciyle buluşması şimdiki koşullarda güçtür. Hem ekonomik hem de diğer sorunlar buna en büyük engeldir. 2010 gibi yıkımcı bir kurumdan fon/destek alan ama fon almayan/alamayan diğer kişi ya da toplulukların durumunu düşünmeyen, kurtuluşu sadece kendinde arama bencilliğinde olanların toplumu tümden değiştirmeyi istiyor olduklarını söylemeleri, ya da böyle eserler yaptıklarını düşünmeleri ise açıkça ikiyüzlülüktür. Ama sırf hazır bir oyuna 400YTL destek verdiler bir de sahne ayarladılar diye insanların kış ortasında sokakta kalmasına neden olan bir proje içinde alkış beklemek, kültür faaliyeti olmasa gerektir. Bilerek ya da bilmeyerek bu etkinliklerin içinde yer alanlar, şimdilerde gözalıcı fırsatlar sunan bu sistemin yavaş yavaş kendi sonlarını getirdiğini de hesaplamalılar.

2010 kültür etkinliklerinden bir başkasında, bir belgesel festivalinde ise, hem 2010'dan destek alınıp, üstelik başka sponsorlar da bulunmuşken, yine de gösterimlerin ücretli yapılması, bu tür etkinliklerde asıl amacın kültür değil para olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu festival, bir belgesel filme belli bir parayı rahatlıkla ayırabilen bir zümreye seslenmekte, bu da kapitalizmin, parası olana ayrıcalıklı bir yaşam sunma pratikleriyle örtüşmektedir.

 

Hiç mi çıkış yok?

Kültür sanat faaliyetlerinin pahalı olduğunu bilinir, ama aklı başında biri, bu faaliyetleri yürütmek için illa da fon ve sponsor desteğine ihtiyaç duyulduğuna inanmaz. Hele de 2010 olmasaydı oyunumuzu oynayamazdık demek kocaman bir yalandır. Gerçek, bizim 2010'a değil, 2010'un, kendini var edebilmesi için bize gereksinim duyduğudur. Bu bağımlılıktan ve 2010 sevdasından bir an önce kurtulmak, sonra da, yapacağımız üretimleri, kapitalist ilişkilerin unutturduğu dayanışma ve paylaşma ile yapmayı ilke edinmek ve öyle de yapmak gerekir.

Burada, bu topraklardaki en özgün film projelerinden birini hatırlamak gerekir: Barış İçin Sinema. Hiçbir fondan ödenek almadan ve hiçbir sponsor desteği olmadan gerçekleştirilen bu projeyle, yalnızca pahalı sinema okullarında eğitim görenlerin değil, sinemayla ilgili hiçbir deneyimi olmayan ve hatta kamerası bile olmayanların, bir fikir çevresinde bir araya gelmesi ve 1'er dakikalık 100 kısa film yapması sağlandı. Türkiye'de ilk kez denenen ve tamamen dayanışarak gerçekleştirilen, üstelik ücretsiz olan bir sinema kampı'nda da 100'e yakın kişi, senaryosundan çekimine tamamen kolektif işleyen bir süreçte onlarca film hazırladı. Herkes bir başkasının filminde ya oyunculuk yaptı, ya kamera kullandı, ya da setinde çalıştı. Burada üretilen her film, kamptakilerin emeklerini ortaklaştırmasıyla tamamlandı. Böylece her bir film herkesin oldu.

"Sinemanın yalnızca belli bir kesimin işi ve uğraşı olan bir sanat değil, küresel sermayenin ekonomik, askeri, kültürel ve bilimsel saldırılarına ve tahakküm amaçlı yaptırımlarına karşı yeryüzünde kalıcı barışı dillendiren ve bu anlamda hayatı da dönüştürebilecek bir araç ve amaç olduğu" fikrinde olan Barış İçin Sinema gönüllüleri, bu fikirlerini filmlere olduğu kadar yukarda kısaca anlatmaya çalıştığım film yapım sürecine de aktarmayı ve bu doğrultuda üretim yapmayı başardılar. (4)

Sonrasında, sinemayı karanlık salonlardan kurtarmak gayesiyle filmler, CD'ler, DVD'ler halinde, gene ücretsiz olarak, evden eve elden ele aktarıldı. Kazananı ve kaybedeni olan bir yaşam istenmediğinden yarışmalı festivallerin hiçbirine, sinemanın ücretsiz olması ilkesiyle de izleyicini biletle içeri alındığı hiçbir gösterime yollanmadı. Toparlarsak, bu deneyim sanırım, hem dayatılan kapitalist yaşam biçiminin kendisine, hem de fon olmazsa ne yaparız, 2010 olmazsa oyunumuzu oynayamayız, filmimizi çekemeyiz diye ağlaşanlara iyi bir yanıt.

 

Sonuç olarak,

2010 gibi steril yapılar öznelerin ve toplulukların kendi kişiliklerini yitirdiği bir ortam yaratır ve onların haksızlıklara karşı çıkma reflekslerini de ortadan kaldırır, bir grup elit -ve ehil- zümre oluşmasına ve bu algıda kuşaklar yetişmesine neden olur.

Yeni Dünya Düzeni'nin kitlelerce kabulü için önem taşıyan 2010 kültür başkenti kandırmacası, hem beslendiği ve yaymaya çalıştığı neoliberal kültür ortamıyla kapitalizmin meşruluğunu sağlamaya ve güçlendirmeye, hem de ezilenlerin düzene karşı koyuşlarını bastırmaya ve en nihayetinde tümden sistem içine almaya yönelik ideolojik bir yıkım harekatıdır. (5)

Krizde olan kapitalist ekonomi yeni pazarlara yayılırken önünde, kendisine engel olacak ne varsa alaşağı etmeye kararlıdır, krizin derinliği yüzünden başka şansı da yoktur. Savaşarak giremeyeceği alanlara, evlere, beyinlere örneği 2010'da çok iyi görüleceği üzere, şık ve zarif biçimde girmeyi denemektedir. İşin korkuncu, bunu çok da iyi başarmaktadır.

 

Biz: Bekle bizi İstanbul

İstanbul: Ya evde yoksam! (beklemez)

Acıların boşuna çekilmediği ortada, haramilerin saltanatını da elbet yıkacağız. Ama acaba kavgamızın şehri İstanbul, parklarıyla, köprüleriyle, meydanlarıyla bekleyebilecek mi bizi, yıkılmadan?(**)


Not: İstanbul 2010 karşıtı çalışmaları yakında www.sanalt.net/sanalt sitesinden takip etmek mümkün olacak.

 

Dipnotlar:

(*) Mahir Çayan, bugün bile geçerli bu sözü daha 1969'lardayken söylemiş, Bütün Yazılar, Boran Yayınevi, İstanbul 2004

(1) İstanbul, 4 Elementin Kenti isimli bir projeyle aday oldu. Projede İstanbul "yüz binlerce yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent" olarak nitelendiriliyor ve şöyle devam ediliyor: "Biz de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik. Dedik ki: İstanbul, '4 Elementin Kenti' başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul'un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun"

Ama asıl amacı İstanbul 2010'un Avrupa Kültür Başkenti olmak İstanbul'a ne getirecek? sorusuna kendilerinin verdiği yanıtta bulmak mümkün. Para için! Parantez içi de yanıta dahil olmak üzere aynen şöyle denmiş "Kültür turizmi hareketlenecek, gelişecek. (Eğitimli ve kültürlü turist, normal turistin üç katı harcama yapıyor)"

(2) Kentsel Dönüşüm projelerinin şimdiye kadarki uygulayıcısı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri İstanbul'un en fazla dışlanan gruplarını hedef alıyor ve bunu yaparken yalan söylemekten ve açıkça kanunsuzluk yapmaktan da geri durmuyorlar. Örneğin Sulukule'de "yenileme" ve "acele kamulaştırma kararı"nın Belediye yetkililerince sık sık dile getirilen gerekçelerinden bir tanesi de "afet riski", yani deprem tehlikesi. Yani belediye, yıkımı meşrulaştırabilmek için o bölgenin depremde zaten yıkılacağı gibi bir yalan ifadeyi kullanma cesaretini, Jeoloji Mühendisleri Odası'nın hazırladığı bir raporda semt zemininin İstanbul'un güvenli bölgelerinden olduğunu belirtmesine rağmen gösterebilmektedir. Çünkü 2010 öyle birkaç çulsuz var diye ya da JMO "bölgedeki zemin özelliklerinin herhangi bir risk içermediği, önlem alınmasını gerektirir bir ortam bulunmadığını" söyledi diye durdurulacak kadar sıradan bir proje değildir. Bu proje İstanbul'un kimliğinin rantçıların ve yeni sermaye gruplarının belirlediği tarzda değiştirilmesiyle ilgili ekonomik temelli, ama etkileri bakımından da sosyal ve siyasal bir çalışmadır.

(3) Ama dönüşüm sınır dinlemiyor, mesela Pendik için de jet hızıyla hazırlanan bir yasa var: Pendik Kentsel Dönüşüm ve İleri Teknoloji Projesi Yasası. Bu yasayla İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle fiziksel durumun ve görüntünün geliştirilmesi isteniyor ve "ülke ekonomisine yüksek değerli katkı sağlaması" amacıyla bir teknoloji parkı kuruluyor. Yine başka bir projede Kartal'a lüks yat marinaları iş merkezleri ve üst düzeyde oteller geliyor. Kartal, pek bilinmese de, 550 hektarlık bir alanı kapsayan kentsel dönüşüm projesiyle dünyadaki en büyük projelerden birisi olarak gösteriliyor. Üstelik Kartal'da şu an var olan fabrikalar da başka yerlere taşınarak burada bir anlamda "sanayisizleştirme" uygulanacak. İlginçtir, bu planlarda orada yaşayanlarla ilgili pek de ayrıntılı bilgi verilmiyor. Üstelik yıkımlar sadece gecekonduluları da kapsamıyor. Örneğin Pendik Sapanbağları Mahallesi sakinleri, Büyükşehir'in yaptığı bu planla, 60 yıldır oturdukları imarlı, ifrazlı, tapulu yerlerinden ediliyorlar. Kartal'daki değişimin de 2-3 milyon arasında bir nüfusun yaşamını etkileyeceği tahmin ediliyor.

(4) "Barış İçin Sinema" projesi, birer dakikalık "barış" konulu filmlerinden oluşacak toplam 100 dakikalık bir sinema-video çalışmasını hedefliyor. Proje kapsamında her film, kendi "1 dakika"sını kurmaca, belgesel, deneysel ya da animasyon olarak gösterebiliyor.

Katılımcıların ille de profesyonel ya da amatör sinemacı olması gerekmiyor. Bir ev kadını da, bir ilkokul öğrencisi de, bir manav da, bir bakkal da katılabiliyor. Proje, diğer benzer girişimlerin aksine, sadece "sen çek gönder, biz değerlendiririz" demiyor.

Proje, aynı zamanda kendi içinde taşıdığı dayanışma ile de benzersiz. Örneğin, projeye katılmak isteyenlerin kamerası yoksa kamera, kurgu olanağı yoksa teknik yardım, oyuncu gerekiyorsa oyuncu, çevirmen gerekiyorsa çevirmen desteği sağlanıyor, kendi aralarında. "Senaryom da yok, kameram da; ama bu projede ille de yer almak istiyorum" diyenlere de kapılar ardına kadar açık. "Hay hay..." diyorlar, "...hoşgeldiniz, bize biraz kendinizden söz ederseniz size göre bir işimiz mutlaka düşecektir, kimbilir bir katılımcının filminde oynarsınız, bize çeviri yapabilirsiniz, müzik hazırlayabilirsiniz, işte ne tür meziyetleriniz var, bir öğrensek, gerisi kolay..." Projede yarışma yok, ödül yok, hırs yok, meşhur etme vaadi yok. Barış için bir şeyler yapma ve dayanışma fikri var...

(5) Ekonomik ve siyasal egemenliklerini sürekli kılabilmenin yolarından biri de kültürel egemenlik sağlamaktır. CIA'nın kültür ve sanat vakıfları kurması, müzeler, sanat merkezleri açması, hatta sanat dergileri yayınlaması boşuna değildir. Holivut'un Amerikan yaşam tarzını ve emperyalist kültürü yaymadaki rolü de artık herkesce bilinen bir gerçektir. İlginçtir ki kültüre bu denli önem(!) veren ABD, Irak'ı işgal ettiğinde ilk olarak kitaplıkları ve müzeleri yağmalamış, kullanılamaz hale getirmişti.

(**) Vedat Türkali'nin Bekle Bizi İstanbul şiirine gönderme il

 

http://www.mavidefter.org/index.php?option=com_content&view=article&id=193:stanbul-2010-temizlik-operasyonu&catid=59:gundem&Itemid=61

Email Article To a Friend View Printable Version

Söz uçar yazı kalır, peki ya görüntü

General News

Başka bir dünyayı mümkün sayanların medyayı da başkalaştırmaları kadar doğal bir şey olamazdı, video aktivistleri, alternatif medyacılar bunu ‘gösteriyor’.

Görüntü kaydetme ve oynatma cihazlarının bir tür eylemci ruh haliyle kullanılmasına Seattle'da rastlıyoruz. O güne dek ister yerel olsun ve ister uluslararası pek çok basın yayın kurumunun verdiği haberlerden, aktardığı görüntülerden başka bir Seattle olduğuna ya oraya giden kişilerin anlattıklarından ya da yazdıklarından ama asıl işte bu video görüntüleri ile ‘haberdar’ olduk.

 
Marihuananın yasallaşması için
Portsmouth'da düzenlenen
piknike polisin müdahalesini
kaydeden bir video aktivisti.

Bu görüntüler ilk başta bu protesto gösterilerine katılan kişilerin kendi şahsi kayıtları dışında pek de anlam taşımıyordu belki. Aradan geçen üç-beş yıla rağmen bile, o günlere dönüp baktığımızda en birinci elden kayıt altına alınmış tanıklıklar olarak öne çıkıyor. Evet, ama tanıklık sözcüğü de pek yeterli olmasa gerek. İşte şimdilerde video aktivizmi olarak sıkça duyduğumuz şeyin ta kendisi. Hayatın belgesi.

 

Yani haber denilen şey ne ise belki bunu da tartışmaya açarak. Çünkü pek de yüksek çözünürlüklü görüntüler olmadan da, netlik ayarı tam tutturulamadan da, çerçeve iyi sağlanamamış olsa da tüm onlar gerçekten olan şeylerdi. Ve büyük olasılıkla da başkaca bir kayıtları yoktu. Olayların kendisinden kaynaklı olarak birer tarihi belgeye de dönüşüyordu daha çekilir çekilmez. Reyting için değildi, ana habere yetiştirme telaşı yoktu, şunu çeksem yayınlanır mı yayınlanmaz mı endişesi yoktu. Özgürdü yani. ‘Özgür’ basından bile özgür!

 

Mülkiyet: Kamera sizin, görüntüler herkesin

 

Ve kimilerini rahatsız edici yanı da buydu belki. Gözlerimiz gerçekleri ‘birilerinin’ gerçekleri olarak algılamaya ayarlanmıştı o zamana kadar. Bu yanılsamadan kurtulmanın da bir yoluydu video aktivizmi. Farklı olanı, gerçeği gösteriyordu. Bunun önemi çabucak kavrandı. Bu türden bağımsız ve doğrudan kayıtlar birçok merkezde derlenerek neredeyse ‘anında’ paylaşıma açıldı. Yerleşik basın-yayın alışkanlıklarını değiştiren bir anlayıştı bu. Çünkü haber arşivi kimsenin bilmediği bir yerde değil herkesin gözü önünde tutuluyordu. Video kameralarla internet teknolojisinin paslaşması ile de tüm bu kayıtlara ulaşmak, haber ve görüntü eklemek, yorum yapmak çok daha kolayladı.

Seattle’dan sonraki yıllarda başta Prag, Cenova, Floransa ve Evian olmak üzere dünyanın pek çok yerinde gerçekleşen kitlesel gösterilere ait görüntüler ve haberler yine bu alternatif ağlar aracılığıyla aktarıldı. Bu görüntülerin yer aldığı video kasetler ve CD’ler elden ele dolaştı. Bağımsız kurmaca ve belgesel filmlerin hatta müzik parçalarının yer aldığı kasetlerin de bu ağlar aracılığıyla dağıtılmasıyla bir tür küresel eylem ağı oluşmuştu bile.

 

 
Prag sonbaharı, 2000: Bir video
aktivisti, IMF/Dünya Bankası
görüşmelerini protesto edenleri 
engelleyen polis barikatını çekiyor.
(Fotoğraflar Undercurrents'ten)

Alternatif medyacılar bütün bu koşuşturmacaları gönüllü olarak yürütüyor. Herkes kendi kasetini kendisi karşılıyor. Çekilen ya da yayınlanan görüntüler için de herhangi bir anlamda ‘telif’ söz konusu değil. Kamera size ait olsa da görüntüler herkese aittir.

 

Bu merkezlerin en bilinenlerinden biri Bağımsız Basın Merkezi (IMC- Independent Media Center) “Medyaya kızıp durmayın, kendiniz medya olun” diyor. Bugün siz de bir haberinizi internet üzerinden anında yayınlatma olanağına sahipsiniz. Aslına baktığımızda IMC’nin öyle bilinen bir binasal merkezi yok. Bu durumda sizin bulunduğunuz yer de bir IMC’dir artık.

 

Eylemlerin tam ortasındasınız. Haber alıp gitmiyorsunuz, haberi yaratanlardan birisiniz. Haber oluyorsunuz. Söz konusu eylemler kapitalist küreselleşme karşıtı ise, emek ve özgürlük mücadelesi eksenli ise, savaş karşıtı gösteriler ise, ki çoğunluğu böyledir, o zaman güvenlik güçlerinin gösterileri engellemek ve yatıştırmak için geliştirdiği  ve kullandığı ‘nazik’ yöntemlerden siz de nasibinizi alıyorsunuz. 

 

Sizi ‘eylemcilerden’ ayıran bir şey yok. Üstelik cebinizde ne ‘sarı’ bir basın kartı ne de arkanızda büyük bir medya desteği var. O zaman sizin objektifiniz kadar objektif bir şey olamaz yeryüzünde. En doğru bilgiler sizin videonuzdadır artık. Kameranız en iyi yerdedir çünkü, hayatın tam ortasında.

 

VİDEO AKTİVİZMİNE GİRİŞ:

  1. Öğrenci ya da işsiz değilseniz, yani çalışıyorsanız işyerinizden istediğiniz zamanlarda izin alabilmenin bir yolunu bulmalı, sürekli geçerli mazeretler üretebilmelisiniz.
  2. Kendinize ait bir video kameranız olmasında, değilse size her defasında kamerasını ödünç verebilecek bir ya da birkaç ‘iyiniyetli’ bulmanızda fayda var.
  3. Kasetleri alabilmek için içiyorsanız sigarayı azaltın, içmiyorsanız hiç başlamayın. Hatta bir süre sonra günlük yemek öğünlerinizi de 3’ten 2’ye, 2’yse 1’e indirmeniz gerekecek.
  4. Uyku düzeniniz diye bir şey varsa şimdiden unutun.
  5. Bilgisayarınızın ve iyi kötü kurgu yapabildiğiniz bir programınız olması gerektiğini de unutmayın. Programları satın almaya çalışmayın, kırılmışları var.
  6. Bilumum internet gruplarına üye olup bu gruplarda neler olup bittiğinden haberdar olmanızı önerilir. Çünkü pek çok eylem-gösteri-söyleşi gibi etkinlik duyurusu internet üzerinden duyuruluyor.
  7. Demek ki mümkünse kesintisiz, değilse de ucuza bir internet bağlantısı edinmelisiniz.
  8. Yine de uzun vadeli planlamalar yapmaktan uzak durun. Her an her şey olabilir. Bu arada pilleriniz sürekli şarjlı olsun.
  9. Çekim sırasında sizin kim olduğunuzu merak edecekler olacaktır. Onları tatmin edici yanıtlarınız olmalı.
  10. Yurtdışı ile de bağlantılar olduğundan orta derecede İngilizce bilmeniz size büyük kolaylık sağlayacaktır.
  11. Yine yurtdışı eylemleri için sürekli geçerli ve vizeleri alınmış bir pasaportu ihmal etmemelisiniz. Yol parası için ise borç alabileceğiniz ilişkilerinize önem verin.
  12. İçeri girerseniz sizi kurtaracağını düşündüğünüz birileri mutlaka olsun. Ya da sizi ziyarete gelsinler.
  13. Alıştırılmış biçemlere takılmamak için mümkünse televizyon izlemeyin.
  14. Anlaşılmaya çalışmayın. Özellikle ailenize bu durumu anlatmaya çalışmayın.
  15. Bu işte yükselmeyi beklemeyin. Meşhur olmayı ummayın.
  16. Çekim esnasında cesur ve soğukkanlı olun.
  17. Kamerayı titretmekten korkmayın, ışığa aldırmayın, çerçeveyi dert etmeyin. (zum dahi yapabilirsiniz)
  18. Başkaca bir mizansen sakın ama sakın yaratmaya çalışmayın.
  19. Bildiklerinizi paylaşın.
  20. Gördüklerinizi gösterin!

http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=prn&aid=6172

Email Article To a Friend View Printable Version

Seyirci kalmayacağız, seyirci olmayacağız..

General News

Seyirci kalmayacağız, seyirci olmayacağız..' diyor eylemciler. Bu eylem, savaşa değil sinemaya karşı. İstanbul Film Festivali'nin 9 milyon liralık bilet fiyatlarına isyan ediyor gençler. Ellerinde domatesli dövizler var: İyi film kaça?

Beyoğlu'ndaki eylemlerinin gerekçelerini şöyle açıklıyorlar: Bugün burada gerekçelerini açıklamaya çalışacağımız İstanbul Film Festivali'ni boykot çağrısı öncesinde zaten fiili olarak film izlememe/izleyememe/izleyemeyecek olma durumları yaşanıyordu. Bu basın açıklaması bu durumu daha derli toplu bir biçimde ifade etmeyi ve konunun muhatabı İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na bildirmeyi amaçlıyor.

Bir film için izleyicisi ile buluşmak kadar doğal bir şey olamaz. Film festivalleri bu buluşmayı en dolayımsız olarak gerçekleştiren kültür organizasyonudur. Hem bu, yalnızca bir buluşma olmanın ötesinde bilgi ve birikim iletişimine de olanak verir. Festivaller olmadan da film izleyebiliyoruz, ama bunlarda hep ticari yararlar gözetildiği için bu iletişim, bir tüketim iletişimine 'tüketişim'e dönüyor.

Kentimizde, Film Günleri adıyla başlayan daha sonraları Festival kimliğine bürünen ve bunu da hak eden bir festival var, 22.cisi önümüzdeki günlerde başlayacak. Ancak son birkaç yılda görülen o dur ki, festivalin bilet fiyatları, pek çok sinemaseverin bu kültür ve sanat etkinliğinden gittikçe daha az yararlanabilme, öğrenciler için ise hiç film izleyememe sonucunu doğurdu.

Gelir dağılımındaki eşitsizliğin en çok da sinema izleyicisi aleyhine işlemesi ister istemez film izleyemeyen bir sinemasever topluluğu yarattı. Yani burada ilan ettiğimiz boykot bir anlamda tersinden ve çok önceden başladı.

Bu boykot çağrısına değişik değerlendirmeler geldi ama tahmin edersiniz ki en ilginci İKSV'nin açıklaması oldu.

Bizim beyazperde.com'da okuduğumuz yanıtta biletlerin pahalı olmasına gerekçe olarak, Kültür Bakanlığı'ndan destek alınmadığı söyleniyor. Oysa festival kitapçığının daha ilk sayfasında sırayla T.C. Başbakanlık Tanıtma Fonu Kurulu, Kültür Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi'ne 'katkılarından ötürü' teşekkür ediliyor. Şimdi soruyoruz, hangisi gerçek, katkı var mı, yok mu? Bu teşekkürler neyin nesi? Bize de teşekkür edilmesi için ne tür bir katkı yapmalıyız? Bilmek istiyoruz.

Yine yanıtta; filmlerin uçakla getirilmesinin maliyeti söyleniyor, Sanki günümüzde posta arabaları da kalmış gibi. Elbette uçakla gelecek, bunu belirtmek iş mi? Yine, festivalin sponsorlarına baktığımızda DHL taşıma firmasını görüyoruz. O zaman şunu sorma hakkımız doğuyor. Bu sponsor firma, taşımayı üstlenmiş midir, üstlenmemiş midir? Üstlendiyse vakfın yanıtında sözü edilen taşıma maliyeti inandırıcı olmaktan uzak değil midir? Üstlenmediyse neden sponsor olarak adı geçiyor bu firmanın?

Devam edelim, festival kitapçığında The Marmara oteli konaklama sponsorudur deniyor. Öyleyse gelen konukların ağırlanması işini de bu otel yapıyorsa vakıf neye para ödüyor olabilir? Yoksa ödemiyor da bize mi öyle söylüyor?

Yine destek veren kurumlar olarak filmlerin geldiği yabancı ülkelerin Türkiye'deki büyükelçilik, konsolosluk ve kültür merkezlerinin isimleri sıralanıyor. Yani bu ülkelerden gelen filmler o ülkenin resmi desteğinde ve eğer diplomatik kurye ile getirilmişlerse, o zaman o filmler için herhangi bir taşıma ya da gümrük maliyetinden de söz etmek ne derece inandırıcıdır? Yok eğer böyle değilse, bu adı geçen kurumlara 'hangi destekleri' için teşekkür edilmektedir?

Turkcell gibi ülkesel iletişim, BP gibi küresel bir petrol devinin, Efes Pilsen'in ve Max Factor'ün bu festival için mekan sponsoru olduklarını biliyoruz. Ama verilen yanıtta en çok maliyetin sinema salonlarına ödenen kira olduğu söylenmekte. Öyleyse mekan sponsoru denen bu kurumların isimleri gerçekte neden sıralanıyor? Eğer bu mekan sponsorları bu mekanların kiralarını karşılamıyorlar/karşılayamıyorlarsa neden varlar? Film gösteriminin yapıldığı sinema salonlarının sahipleri bir haftalığına ikna edilemez mi? Bu salonları kiralamak düğün salonu kiralamaktan daha mı zor? Olmadı, bu kirayı bir şekilde biz karşılasak, İKSV, bu sponsorlardan vazgeçer mi? Yoksa ne? Açıkçası Beyoğlu ve Alkazar sinemalarının bir haftalık kira için istedikleri miktar -üstelik bilet ücretlerinden %35 almadan- 10 milyardan daha fazla değil...

Mekan sponsoru olan sinemada bilet fiyatları, mekan sponsoru 'her nedense' olmayan sinemada da aynı, neden?

Ayrıca basım işlerinden tutun da, gazete ve televizyonlarda yaptıkları ilan, reklam ve duyurular için pek çok sponsoru olduğunu okuduğumuz bu festival, neye para harcıyor olabilir de bütçeleri hep eksi oluyormuş? Kaldı ki, böyle bile olsa, yani zarar da ediliyor olsa, kuruluş ve varoluş amacı kültür ve sanat etkinliklerini en geniş kitlelere ulaştırmak olduğuna inandığımız İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, bunu yanıt olarak söylememeliydi. Eğer bu gerçekse, bu kadar kaynak, destek, sponsor ve gişelerde satılan bilet gelirlerine rağmen zarar edildiği söyleniyorsa vakfın yöneticilerini bir an önce görevleri ile durumlarını gözden geçirmelerini salık veririz. Çünkü İstanbul'un bu vakfa olduğundan daha çok, bu vakfın İstanbul'a ihtiyacı vardır.

Gelelim festivalin bilet fiyatlarına. Bir kere vizyon sinemalarında vizyon filmlerinin bile 9 milyonluk ya da 10 milyonluk bir bilet ücreti yok. Bu çok net. Yani, biletler pahalı kardeşim denildiğinde de, hemen yabancı ülkelerdeki festivallerdeki bilet fiyatları örnek verilir. Tamam, dolar ya da sent 'bazında' aynı, hatta pahalı da bulabilirsiniz yabancı ülkelerdeki ücretleri. O zaman şunu yanıtlamalısınız, orada bir öğretmen bir aylık kazancıyla neler yapabilir, bir öğrenci neler yapabilir, tamam sinema pahalı ama bu insanlar sağlık harcamasına para verirler mi, elektrik paralı ve pahalı mıdır onların ülkelerinde, insanlar emekli maaşı kuyruklarında ölürler mi, kaç m2 ve kaç odalı evlerde otururlar ve bunlara kira verirler mi, her yaz tatile bir başka ülkeye gitmeyen var mıdır acaba, yani kısaca paralarının alım gücü ve kendi yaşam standartları bizim ülkemize benzer mi ki sinema bileti ücretlerini kıyaslarsınız da 'haklı' çıkarsınız?

İkincisi, genelinde sinemanın özelinde de festivallerin en sadık izleyicileri öğrencilerdir. Öğrenciler di demek daha doğru, çünkü her nedense ve hiçbir yerde rastlanmayan bir kademeli ücret uygulamasının en mağdurları şu an öğrenciler. Tam da sınav haftalarına denk düşen tarihlerde yapılan bu festivalde öğrenci indirimleri ders saatleri ile çakışıyor. Yani kendisi için indirimli bir filme gitmek demek okula gidememek demek, ki sınavlar bu seçimi ta baştan ortadan kaldırıyor. O zaman bu indirim de ta baştan 'göstermelik' oluyor. Oysa vizyon filmlerinde dahi her seansta belli ve değişmez oranda öğrence indirimi vardır ve bu gerçekten de iyi bir şeydir. Para kazanmak için kurulu sinema işletmeleri bile böyle bir olanağı öğrencilere tanıyorken, amacı kültür ve sanatı yaygınlaştırmak olduğuna inandığımız İKSV'nin böyle bir tercihinin olmaması düşündürücüdür.

Pek çok usta ticari kaygılar gözetmeden, kendi özgün ve özgür sinemalarını yıl boyunca yaratmakta ve izleyicisine sunmak için sabırsızlanmaktadır. Çünkü onlar bilirler ki, yaptıkları film gişede 'iş ' yapmaz, böyle bir tercihleri de yoktur zaten. Onlar ve filmleri festivallerde kendi izleyicilerini beklerler. Festivaller bunu sağlar/sağlamalıdır. Sinema ile ilgili yeterli sinema kaynağının, arşivin, kitaplığın bulunmadığı, sinema eğitiminin ilkel koşullarda yürütüldüğü ülkemizde sinema okullarında öğrenim gören arkadaşlarımız için vazgeçilmez ve bir daha bulunamaz kaynaklardır festival filmleri. Şimdi, bir düşünelim, bu olanağı da onların elinden alırsanız geleceğin sinemacılarından ve sinemasından ne bekleyebilirsiniz? Öyleyse öğrencilere festival filmlerinin bilet ücretlerinde gerekli ve yeterli indirim hiç koşulsuz ve kısıtlamasız sağlanmalı, hele de sinema okulu öğrencilerine tüm filmler ücretsiz olmalıdır.

Festival yöneticilerinin Beyazperde.com'a boykotumuzla ilgili verdikleri yanıtlarında, pek gerçekçi olmayan bahaneler ve gerekçeler göstermiştir. Oysaki, aşağıda ki gibi yapılan basit bir hesapla, bu festivalin gerçek maliyetinin vakfın gösterdiği gerekçelerin çok uzağında olduğu ve kamuoyunu yanılttıkları görülecektir.

Festivalin bütçesi 1 milyon Dolar olarak belirtilmiştir: yani bir filmin maliyeti 5.000$ gelmektedir ki, bu ücret ancak ticari bir film için yapılacak bir harcamadır. Ayrıca festivali 130.000 kişinin izlediği düşünülecek olursa, kişi başı 7,70$'lık masraf sponsordan alınmıştır. Bu rakam yaklaşık 13 milyon Türk Lirası etmektedir ki bu sadece sponsorun verdiği kişi başı destektir. Oysa ki bilet ücretleri vizyonda hiçbir sponsora ihtiyaç duymadan 7.000.000TL tam, 5.000.000TL öğrencidir. Peki İKSV dalgalı fiyatlandırma politikası ile tam 9.000.000TL, öğrenci 5, 6 ve 9 milyon TL'de bilet satmaktadır. Görülen o dur ki hiçbir sponsora ihtiyaç duymadan sadece bu filmleri getirerek masrafını karşılayabilir.

Bu durumda sponsorların katkıları nereye gitmektedir? Ya da sponsorlar bu festivali sürdürmeye yetiyorsa gişedeki paralar nereye gitmektedir? Bir kültür ve sanat kurumunun gözle görülür ve inkar edilemez boyutlarda bir karlılığı olmasına rağmen, festivali bugünlere taşıyan gerçek kitlesinden hızla uzaklaşmış olmayı seçmesi düşündürücüdür.

Diyelim ki, 9 milyon, 10 milyon pahalı değil. Ama bu ancak bir filme gidilecekse belki anlaşılabilir. Festivale gelen filmleri başka yer ve zamanda bir daha izleme şansının olmadığı hatırlanacak olursa, iyi bir sinema izleyicisi bu filmlerin tümüne gitmeyi arzulayacak, sonra zaman ve para durumuna göre tercih yapmak zorunda kalacaktır. Eh, böyle bir festivalde 10 filme gidecek olsak 100 milyon eder ki, yol masrafları da eklenince bu içinden çıkılmaz bir hal alır. Oysa festival filmleri izlensin diye gelmiyor mu? Daha çok izleyicinin film ile buluşması daha doğru olmaz mı? Daha üst gelir grubundan insanların daha fazla bilet ücreti ödeyebilecekleri su götürmez bir gerçek olarak ortada dururken, vakfın vizyonunu bunlara göre şekillendirmesi tesadüfi olabilir mi? Bu, festivalin afişlerinden de anlaşılmıyor mu? Sinema bir sanat mı yoksa 'mısır patlağı' ya da 'fırlatılmış domates' mi?

Eğer domates deniyorsa, bakın, vakfın bu zor günlerinde bizim de ufak bir katkımız olsun diye yeşilliklerimizi, salata malzemelerimizi aldık, domatese katık yapmaya geldik.

İMZA:
Gürşat Özdamar
Aralıksız en uzun süreyle film izleme Guinness dünya rekortmenlerinden (55 saat 23 dakika)


Haber Giriş Tarihi: 09.04.2003 00:37:28

 

 

http://www.sanathaber.net/haber.asp?HaberID=1089&KategoriAdi=Sinema-TV

Email Article To a Friend View Printable Version

boykt

General News

FESTİVALİ BOYKOT

 

Biz,  aşağıda imzası bulunan en uzun süreyle film izleme 'Guinnes tescilli' dünya rekortmenleri ve rekor denemecileri  ve 'sinema izleme sanatçıları' ,  İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve bu yıl 22. si yapılacak olan Uluslararası İstanbul Film Festivali bilet ücretlerinin bir festival olmaktan çok ticaret olduğunu düşünmekte, rezervasyon için istenen tutarın biz sinema tutkunlarının karşılayabileceğinden çok olduğunu belirtir, savaş ve kriz gerekçe edilerek maaşlarda gereken artışın yapılmamış olduğunu, öğrenci olanlarımızın yine savaş gerekçe gösterilerek öğrenim kredilerinin kesilmesine çabalandığını da hatırlatarak, bu yaşam koşullarında, bu bilet fiyatlarıyla festival filmlerini izlememizi olanaksız kılan İKSV'yi kınar, onca sponsor bulmuş olmalarına rağmen bilet ücretleri indirilmediği takdirde bu festivalde hiçbir filmi izlemeyecek olduğumuzu ve izlenmemesi yolunda çaba harcayacağımızı beyan ederiz.

 

1- Gürşat Özdamar (en uzun süreyle film izleme 'Guinnes tescilli' dünya rekortmeni 55 saat 23 dakika)

2- (Buna kendi adınızı ekleyip bir dostunuza da imzalaması için yollayınız)

 

NOT: Pazar günü saat 18,00'de (mitingden sonra) vakfın merkezinin kapısına siyah çelenk bırakılacaktır. Tüm sinemaseverler gelsinler.

 

2, NOT: İKSV'nin bu tutumunu 'YILIN LALELERİ'ne aday gösteriyorum. Oyunuzu İKSV'ye verin.

 

3. NOT:  SAVAŞA DEĞİL SİNEMAYA BÜTÇE

Visit glFusion

 
 
 

Topics

My Account





Sign up as a New User
Lost your password?

Auto Translations

  • Arabic
  • Bulgarian
  • Catalan
  • Chinese Simplified
  • Chinese Traditional
  • Croatian
  • Czech
  • Danish
  • Dutch
  • Filipino
  • Finnish
  • French
  • German
  • Greek
  • Hebrew
  • Hindi
  • Indonesian
  • Italian
  • Japanese
  • Korean
  • Latvian
  • Lithuanian
  • Norwegian
  • Polish
  • Portugese
  • Romanian
  • Russian
  • Serbian
  • Slovak
  • Slovenian
  • Spanish
  • Swedish
  • Ukrainian
  • Vietnamese

Who's Online

Guest Users: 5

What's New

Stories

No new stories

Comments last 2 days

No new comments

Trackbacks last 2 days

No new trackbacks

Files last 14 days

No new files
No new comments

Links last 2 weeks

No new links

Media Gallery last 7 days

No new media items

Upcoming Events

There are no upcoming events

Poll

Tell us your opinion about glFusion

What is the best new feature of glFusion?

  •  CTL Support
  •  Integrated Plugins
  •  Nouveau Theme
  •  Enhanced Security
  •  Other
This poll has 1 more questions.
Other polls | 0 votes | 0 comments