
Her isteyenin kolayca ve ücretsiz erişimi için senaryo, çekim, kurgu ve bunun gibi konularda belli aralıklarla anonimsinema.net adresinden yayınlanacak görüntülü ve sesli anlatımlar ve yazılı metinlerle de desteklenecek bu uygulamada belli zamanlarda ve belli yerlerde yüzyüze buluşmalar da gerçekleştirilecek

anonimsinema.net üzerinde oluşturulacak bir arşive ekleyeceğiniz görüntü ve ses kayıtlarınızın dileyenin ve tam da böyle kayıtlara gereksinim duyanların kulanımına sunulmasına ne dersiniz? Elbette siz de bu arşivden dilediğiniz görüntü ve sesi alıp kullanabileceksiniz. (burada sözü edilen görüntü ve ses kayıtları tamamen kendi kişisel cihazlarınızla kaydettikleriniz olmalıdır. Bir filmden ya da bir televizyon yayınından elde edilen kayıtlar bu paylaşımda yer alamayacaktır)

Televizyon: izleyenini de çalışanını da öldüren eğlence
Bir televizyon kanalında yayınlanmakta olan Son Bahar isimli dizi çalışanları, uzun ve yorucu çalışma sürelerinden ötürü geçirdikleri bir trafik kazasında yaşamlarını yitirdiler. Geçtiğimiz günlerde, sinema çalışanlarının Türkiye'deki sendikası Sine-Sen önünde biraraya gelen tv ve sinema set çalışanları, arkadaşlarının ölümlerine isyan etmede haklılardı. Ama çalıştıkları setlerde üretilen tv dizisi ya da sinema filmlerinin başka türden ölümlere de neden olduğunu dillendirmediler. Oysa dün kendi arkadaşlarının ölümlerine neden olduğunu düşündükleri aşırı kar hırsının kitlelerce normalleştirilmesinde ve talep edilir olmasında kitle iletişim araçlarının rolu son derece belirgindir. Hele de Türkiye gibi geri bıraktırılmış bir ülkede tv izlenme oranlarına bakmamıza bile gerek olmadan, halkın günün büyük çoğunluğunu bu "renkli" ekran karşısında geçirdiği bilinen ve yaşadığımız bir gerçektir. İlk özel tv kanalını da anayasayı bir kez daha delerek kuran Özal, seksende faşist bir darbeye yenilen bir toplumun batıya entegrasyonu adı altında kapitalizme bağlanmasını arzuluyordu. Nitekim, önce terete'nin yasaklı listesindeki sanatçıları göstererek kabul gören "sihirli kutu", çok geçmeden iş bitimlerinin bile yayın saatine göre değiştirildiği köle isaura gibi, yalan rüzgarı gibi dizilerle evlerin vazgeçilmeziydi artık. Kendi yalın ve monoton yaşamına "canlı"lık katan programlarla daha da benimsenen tv, geçim sıkıntısı içindeki kişiler için de umut kapısı olmaya başladı, ama yarıştırarak. Tıpkı kapitalist sistemdeki gibi yani. Kazananların ve kaybedenlerin olduğu bir ideolojiye artık kimse yabancı değildi. Bu durum yerli olsun yabancı olsun dizilere yerleştirilmiş altmetinlerle, küçük gibi görünen diyaloglarla hergün tekrarlandı, pekiştirildi. Sonrasında, kazanmak o kadar "meşru" ve "aleni" bir hal aldı ki, yatak odalarımıza varıncaya değin her anımızın kameralarca görüntülenmesi, muhafazakar bir toplum iddiasındaki bu ülkede bile tuhaf kaçmadı.
Özellikle yakın tarihlerde çekilen ve büyük izlenme oranlarıyla herkesi ekranları başına kilitleyen pek çok dizi, resmi görüşün açıkça yeniden sunulmasına hizmet ediyor. Hem gerçeği çarpıtan, hem de toplumdaki kimi ayrımları zorlayıp düşmanlık edebiyatıyla askerin sözcüsü olan bu diziler, izleyenlerin kendilerini dizi karakteri sanma ya da dizideki karakter gibi davranmaya varacak biçimde hipnotize ediyor. Kısaca, bu dizileri yoğun bir biçimde izleyenler kendileri olmaktan çıkıyor, dizi kahramanı olma tutkusuyla bir nevi kendi kişiliklerini öldürüyorlar.
Dün, setlerdeki çalışma koşullarının kötülüğünden söz ederek haklı taleplerini dillendiren set ve dizi çalışanları bunları bilmiyor olamaz. Kendi acılarına destek arayışlarının, kendilerinin de emek verdiği bu dizilerin beyinlerini hapsettiği boş bedenlerde yankı bulamayacağının farkında olmalılar. Belki bugün kendileri gibi üzülüyormuş görünenlerin "kısa bir reklam arası"ndan yanlarında olup olmayacağının garantisi ise elbetteki yok.
Karlı olmayan bir diziyi yayından alan televizyon kanalları ve onu elinde bulunduran egemen anlayış, hiç şüphe yok ki kendi setlerinde çalışanlarının haklarını da vermeyecek, çalışıp emek verdikleri tvlerin büyülü ve gösterişli dünyalarına bir haber değeri olarak bile almayacak.
13 ocak 2009

bu da ikinci yazı
senaryo ne senyor?
dil, ihtiyaçtan doğmuş olmalı, birdiğerine bi şey anlatma derdinden, çabasından...
yazı ise bir dilin şekli şemalidir
sinema da bir dildir, harflerden değilde görüntü, ses, yazı, efektler ve bunun gibi şeylerden oluşur.
bu konuda televizyon aslında herkese bir anlamda sinema dilini de öğretmiş oluyor çünkü diyelm ki bir dizide bir kişi bir yöne doğru konuşmakta görürüz, sonra kamera başka bir kişiyi gösterir ise, biz anlarız ki birinci kişi ikinci gördüğümüz kii ile konuşmaktadır
görüntülerin kendi başlarına birer dil olduklarını ınutmamak icab eder
çekmek üzere bir metin oluşturacaksak, ki buna illa da senaryo demek gerekmez, aslında en güzeli film öyküsü dimektir, bir film öyküsü hazırlayacaksak burda neye dikkat etmek gerekir, bir bakalım.
neticede ister adına senaryo, ister film öyküsü diyelim, yazılan şey bir anlamda edebiyat oluyor olacak, edebi metinlerin de kendine göre kuralları ve kısıtlamaları olabilir, bunların ne olduğunu bilmiyorum:)
görüntünün de kısıtlaması olacak elbette, bu kısıtlama bizim kullandığımız kameranın teknik inkanlarıyla ilgili olabilir, oyuncuların sınırlarıyla ve yetenekleriyle ilgilidir, o anki mekanın fiziksel koşulları ile ilgilidir, yani aslında herşeyle ilgilidir
aslında sonsuz bir alan açarmış gibi görünse de sinema, bu tür teknik ve insani şeylerle engelleniriz, engelleneceğiz
hele de bu ilk film projesi hepimiz için daha da problemli olacağa benzer
ama, bir şey yazmanaın değil, bir şey düşünmenin bile güç olduğu günümüzde, gelen fikirler ve yazıya dökülen taslaklardan bu zorlukları kolay altedebileceğimiz hissi eminim sizde de uyanmıştır
eğer belli bir metni de alsaydık -mesela yaşar kemalden bir öykü- ve filme çekmeye karar verseydik, yine işimiz kolay olmayacaktı, edebiyatın özelliğiyle bir şeyi cümleler dolusu tanımlama hali ile karşılaşacaktık o öyküde, öykü okurken güzel gelsede çekmeye uygun olmayacaktı çoğunlukla, ve pek çok edebiyat uyarlamasında olduğu gibi, kitabı daha iyiydi dedirtecek bir tat yakalanacaktı çoğunlukla
peki ne yapmalı?
aslında tercih edilen şey şudur ki, filmi kafada bitirip, ve hatta ilk ve son görüntünün de ne olacağını akıldan tasarlayıp, sanki filmi izliyormuşuz da başkasına anlatıyormuşuz gibi olmalı hikaye.
şurda bazı senaryo başlangıçları var hatta, ordan bir iki senaryo örneği okuyabilir, yazım farklılıklarını inceleyebilir ve hatta ordaki senayoları da geliştirebilirsiniz
http://www.anonimsinema.net/halkmatinesi/forum/index.php?forum=1